Günün Sözü

N.Donald Walsch’ın bu güzel sözü, yaşam felsefemize ışık tutabilir;

“ Ne kazandığın başarılarda takılı kal ne de hatalarında ısrar et. Bunların yerine tekrar başla;şimdinin en değerli anında yeniden başla “

N.Donald Walsch, 1943 yılında doğmuş olan ABD'li bir yazar olup, "Conversations with God" adlı eseriyle ünlüdür.

Resimlerim-30

DÜŞ BAHÇESİ
Sefer ÖRÇEN (akrilik, 2007, 8x14cm.)
Posted by Picasa

Resimlerim-29

DÜŞ BULVARI
Sefer ÖRÇEN (yağlı pastel, 2004,24x34cm, Şener Teoman Koll.)

Cumhuriyetten Günümüze Bilim ve Teknoloji Politikaları


1.BİLİM ve TEKNOLOJİ

a. İnsanoğlu’nun doğayı tanıması,
b. Doğa ile iç içe yaşama, hayatta kalabilme ve daha iyi yaşayabilme,
c. İlkel kesici aletlerin, ateş ve barutun keşfi, ateşli silahların yapılması,
d. İnsanın yaşadığı doğayı keşfi (yaşadıkları ortamlar). doğanın kurallarını öğrenme ve onunla mücadelesi, bilgi birikimi,
e. Çağlar boyunca bilgi birikiminin katlanarak büyümesi-araştırmalar ve uygulamalar,
f. Sistematik bilginin oluşumu (Bilim),
g. Bilim ve insan ilişkisi, nitelikli insan gücünün oluşturulması,
h. Devlet olgusu ve Bilim Politikalarının gündeme gelmesi,
i. Bilim ve Teknoloji Üretimi

Saptama: Yunan Uygarlığı’ndan günümüze geçen 2500 yıllık dönemde, dünya nüfusu 50, uygarlıkların kullandığı bilgi 10 milyon kat artmıştır.


BİLGİ TOPLUMLARI

Eğitim yoluyla bilimsel düşünceyi yaşam tarzı kabul eden, toplumsal refahı en üst noktaya taşıyan, uluslararası ticari rekabette önemli yeri olan toplumlar --- “Bilgi Toplumları” ------- özellikle elektronik, optik vb. teknolojiler bütünü.

Bilim ve teknoloji üretiminin boyutları; ülkelerin başarılarını gösteren en önemli gösterge ve ekonomik büyümenin değerlendirilmesinde en güvenilir parametreleri oluşturmaktadır.

BİLİM

Bilim (Science) e ilişkin çeşitli tanımlar:

1. Bilim, neyin ne olduğunu tanımlamaktır (Einstein),
2. Bilim, özgür arayış ve eleştiri içeren bir etkinliktir (Yıldırım, 1997),
3. Bilim; bazı olgu veya olay kategorilerine ait iyi düzenlenmiş bilgiler bütünüdür (Meydan Larousse),
4. Bilim; yasarla uygun ve/veya da deneysel yöntemlerle doğrulanmış belirli olgu, konu ya da olay kategorilerine ilişkin bilgileri bir araya getiren tutarlı bütündür (Büyük Larousse),
5. Bilim, nesnel dünyayı ve bu dünyada yer alan olgulara ilişkin tarafsız gözlem ve sistematik deneye dayalı zihinsel etkinliklerin ortak adıdır (Ana Britannica),
6. Bilim, bilinmeyenleri bilinir kılma çabasıdır.
7. Doğru düşünme, sistematik bilgi edinme sanatıdır.

Ülkemizde bilgi sözcüğü, İngilizce’de de üç ayrı anlam taşıyan data, information
knowledge sözcükleriyle aynı anlamda kullanılmaktadır. Ayrıca data yerine “veri” sözcüğü kullanılmaktadır. Veri, ölçüm sonucu elde edilen veya belirlenen gerçekleri ifade etmektedir. Knowledge, okuma dahil farklı yollarla edinilen veya öğrenilenlerin tümüdür (malumat). Enformasyon (information), verinin kendi ilişkileri ilişkilerinin kurulması ve düzenlenmesi sonucunda elde edilmektedir. Bilimsel bilgi türündedir.

TEKNOLOJİ

Teknoloji sözcüğü; Technikos : Sistematik olarak işlem yapma, Logia: Sanat, Bilim sözcüklerinden türemiştir.

Teknoloji tanımları:

1. Teknoloji, yararlı ürünler üretmeye ve yeni ürünler tasarlamaya yarayan bilgiler bütünüdür.
2. Teknoloji, girdileri çıktılara dönüştüren tüm fiziki süreçleri ve bu dönüşüme paralel gerçekleşen toplumsal düzenlemelerin ifadesidir.
3. Üretim faaliyetlerinde kullanılan yol ve yöntemlerin tümü teknolojidir.
4. Teknoloji, teknik bilgiler paketidir.
5. Bilim ve pratik uygulamalarından doğan teknoloji; ürün, süreç, sistem ve servislerin geliştirilmesi, tasarımı, üretimi ve uygulamasında kullanılır (Abetti, 1989).
6. Ticari bir dağer elde etmek için gerçekleştirilen bilimsel uygulamaların tümü, teknolojinin ta kendisidir.
7. Teknoloji, sanayinin çeşitli dallarında kullanılan takımların, işleme usullerinin ve metodlarının incelenmesidir (Meydan Larousse).
8. Teknoloji, teknik bilgi (know how), bilgi (knowledge), buluş (invention) ve yenilik (innovation) gibi doğrudan insan faaliyetlerinin değişik tiplerini içeren bir kısaltma olup, verimlilik, büyüme, istihdam ve rekabet edebilirlik gibi ölçülebilir ekonomik değişkenlerin açıklanmasında önemli bir rol oynar (Archibugi ve Simonetti, 1998).
9. Bilimin, pratik hayatın gereksinimlerinin karşılanmasına, yada insanın çevresini denetleme, biçimlendirme ve değiştirme çabalarına yönelik uygulamaları teknolojiyi ifade eder (Ana Britannica).
10. Bir kişinin yada toplum kesiminin sorun çözme kabiliyetini oluşturan ögelerin her biri, birer teknolojidir (Titiz, 1999).

Üretilen katma değerler içindeki payına göre Teknolojiler:

1. Yüksek,orta,düşük teknoloji,
2. Uygun-uygun olmayan teknoloji,
3. İçerilmiş-içerilmemiş teknolojiler.

Teknoloji, araç ve gereç içinde gömülü bulunan, ancak kendini yeni ürün, süreç ve hizmet biçimlerinde gösteren pratik bir değerdir. Homojen ve statik bir doğaya sahip değildir.

ATATÜRK’ÜN BİLİM VE TEKNOLOJİ YAKLAŞIMI

Saptama:

Atatürkçü Düşünce Sisteminin Türk ulusunca benimsenmesi ve rehber alınması konusunda 1950’ li yıllara kadar artan ivme; özellikle dış güçlerin sömürgecilik faaliyetleriyle sinsi bir şekilde Türk Ulusu ile onun ilerici gücü olan Cumhuriyet aydınları arasına girilerek yavaşlatılmasıyla ülkemiz boyunduruk altına alınmaya çalışılmış ve son amaç olarak ta Kemalist Düşünceye ipotek konularak Cumhuriyetimizi tehdit edilir hale getirilmiştir.


* Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, evrensel değerde bir yol gösterici olarak düşüncesinde en önemli yeri oluşturan AKILCILIK (insan aklına ve bilimsel yönteme saygı), çağdaş bilim ışığında ve bilimsel bir yaklaşımla dünyaya ve evrene akıl gözü ile bakıp anlamak biçiminde algılanmaktadır.

* Mustafa Kemal ATATÜRK’ün düşünce sisteminde AKIL ve BİLİM iki temel öge durumundadır.

* Mustafa Kemal ATATÜRK’ün 1924 yılında yapmış olduğu konuşmasından “ Dünyada her şey için, uygarlık için, hayat için, başarı için, en gerçek mürşit ilim ve fendir. İlim ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir “ sözleri çok anlamlıdır.

* Mustafa Kemal ATATÜRK, düşüncesinin oluşmasında büyük etkisi olan Avrupa’da aydınlama dönemi felsefesini, Büyük Fransız İhtilali düşünsel temelini ve Sanayi Devrimini çok iyi algılamış ve değerlendirmiştir.

* Mustafa Kemal ATATÜRK’e göre toplumlar bilim üretmelidir, bu ifadeyi en iyi “ İlim tercüme ile olmaz, inceleme ile olur ” sözleri ortayla koymaktadır. 1933 Üniversite Reformu’da bu yaklaşımın ürünüdür.

* Mustafa Kemal ATATÜRK’ün manevi mirası, ilim ve akıldır.

Varılan Nokta:

Cumhuriyetimizin her yönüyle gelişmesi ve Türk Ulusu’nun refaha ulaşması, öncelikle kendi gereksinimlerini sağlamak için üretmek ve en iyi şekilde eğitilerek bilim ve aklın ışığında teknolojiye hakim bir durumuna gelmektir.


BİLİM VE TEKNOLOJİ EKSENİNDE CUMHURİYET DÖNEMİ AYDINLANMA HAREKETİ VE EĞİTİM

* 19. Yüzyıl başları……… Orduda görülen modernleşme hareketleri.

* Tanzimat’la birlikte devlet öncülüğünde sivil kurumlara yayılım EĞİTİM alanında olmuştur.

* II.Sultan Abdülhamit’in Eğitim alanındaki “modern bilim ve teknike sahip olmak” fikri gündeme geldi.

* Osmanlı Eğitim Sistemi: Medreseler, Tanzimat sonrası sivil ve askeri okullar, Yabancı okullar ve Katolik ve Protestan ruhban okulları.

* Türklere ayrılmış eğitim, geleneksel din okulları ve batıdan örneklenmiş modern okullar.
* 20. yüzyılda Ziya Gökalp (1876-1924) başta olmak üzere Osmanlı Aydınları, Eğitimde 2 başlı nitelikte ve bağdaşık olmayan bir eğitim yapısını ortaya koydular.
Ulusal ve Cumhuriyetçi Bir Eğitim

Temel özellik: Ümmet anlayışı ve onun geleneksel-dinsel yapısına karşı,
Laik, akılcı ve modern bir nitelikte bir EĞİTİM.

“Fikri hür,vicdanı hür, irfanı hür“ kuşaklar yetiyştirmek.

* 1924’te Tevhid’i Tedrisat Kanunu (Öğretimi Birleştirme Yasası),

* İlk adım, Halifeliğe son vermek, çıkartılan yasa ile geleneksel okullar ve medreseler kapatılır. Katolik ve Protestan okulları da dahil olmak üzere tüm okullar Maarif Vekaleti’ne bağlanır.

* Dinsel eğitimden Ulusal eğitime geçiş ve 1927’de din derseleri, Arapça ve Farsça dersleri okul programlarından çıkartılırlar.

* 1927’de Halk Dershaneleri’nde eğitim ve daha sonrası Millet Mektepleri’nde yeni alfabe ile yeni halk eğitimi.

* 1930’lu yıllarda Halkodaları ve Halkevlerinin açılması.

* 1933’te Cumhuriyet, kendi üniversitesini kendisi yaratır. İstanbul Üniversitesi.

* Hitler rejiminden kaçan bilim adamlarının, özellikle Alman profesörlerin katılımı ile bilimsel yapının güçlenmesi.

* 1946’da Üniversitelere özerkliğin tanınması.

NE YAPILMALI?

Cumhuriyetin gerçek kurumları ile yapılanması çerçevesinde, nüfusun büyük çoğunluğunun kırsal kesimdeki yaşaması gerçeği göz önüne alınarak; Eğitimin aydınlığı ne yapılmalıdır ki kırsal bölgelere kadar yayılmalıdır?

* 17 Nisan 1940’ta bir yasa ile Köy Enstitüleri kurulur ve bu sorulara bu Enstitüler ile yanıt aranır.


EĞİTİMDEKİ AMAÇ NE OLMALIDIR?

· Pratikte öğretmek
· Pratikte öğrenmek
· Denemek
· Üretmek

John Dewey, bir rapor ile bu modeli sistematik bir yapıya ulaştırmaya çalışmıştır.

* 1932 yılında İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun kurguladığı İş ve Üretime dayalı bir eğitim yöntemini içeren “ İçtimai Mektepler “ kuruldu.

* Bu Mektepler, Köy Enstitülerinin fikri kaynaklarını oluşturmuşlardır.

Temel Görüş: Mustafa Kemal ATATÜRK’ün “ Hayatta en hakiki mürşit ilim ve fendir” sözlerinde ifadesini bulan kalkış noktasıdır. Gerçekte, asıl olan, yaşamın Türk Ulusuna dayatmasından başka bir şey değildir.

Bu Tablo, çok partili rejime geçilmesi ve1950’li yıllarda alt üst edilir.

NELER OLDU?

* Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun duvarlarında gerdikler açılır.

* 1949’dan kalkarak okul programlarına din dersleri yeniden sokulur.

* 1982 Anayasası, 12 Eylül sonrası, “Din Kültürü ve Ahlak Öğretimi” zorunlu ders olur. Bu yaptırım altında inanç sisteminin ülkemizdeki çeşitliliği içinde bu dinsel eğitim unsurları bazı sorunları oluşturmaktadır.


GELİNEN NOKTA

Ülkemizde eğitimin tekrar iki başlı hale getirilmesi için popülist politikalarla siyasi iktidarlar sömürüye dayalı çıkar ilişkileri içinde olmuşlardır.


ÜLKEMİZİN BİLİM VE TEKNOLOJİ POLİTİKALARI

1. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK DÖNEMİNDE BİLİM VE TEKNOLOJİ POLİTİKALARI

* Cumhuriyetimizin ilk yılları, Kurtuluş Savaşı sonrası ülkenin yeniden imarı ve topyekün varoluş mücadelesi.

* Sınırlı ve dar kadrolu insan gücü ile ileriye yönelik kalıcı olabilecek politikaları üretmeye çalışmak.

* İlk kalkış noktaları: Öncelikle okur-yazarlığa önem vermek, eğitimin her kademesinde nitelik ve sayısal bakımdan çağdaş düzeyi yakalamaya çalışma çabaları.

* 1923 yılı I. İzmir İktisat Kongresi toplandı. Ülkemizin sanayileşmiş ülkeler arasında almasını sağlayacak politikaların oluşturulmasına yönelik ilk kongre.

* 1923-1929 yılları arasında sanayileşme hamlesinin başlatılması için özel girişimciliğe öncelik tanınması, teşvik görmesi ve korunması (ancak özel sektörün yeterli sermaye birikimine sahip olmaması bu teşviklerden sonuç alınmamıştır).

* Atatürk’ün “ Dünyada her şey için, uygarlık için, hayat için, başarı için, en gerçek mürşit ilim ve fendir. İlim ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir “ hedefleri, ülkemizin geleceğini belirleyecek bilim ve teknoloji tercihleri için bir temel oluşturacaktır.

* Bilim ve Teknoloji üreten yeni kurumların ortaya çıkması vebunların yaygınlaştırılması hedeflerine göre, 1933’teki Üniversitelerin yeni bir kanun ile Cumhuriyet Üniversiteleri olarak yeniden kurgulanmaları ve bazı yeni araştırma kurumları;



- Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK)(1921),
- Şeker Araştırma Enstitüsü (1932),
- Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA)(1935),
- Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK)(1957),
- Türk Standartlar Enstitüsü (TSE)(1960),
- Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK)(1963),
- PTT-Araştırma laboratuarı (ARLA)(1965),
- TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (MAM)(1972),
- Savunma Sanayileri Araştırma ve Geliştirme Enstitüsü (SAGE)(1972),
- Sümerbank Araştırma, Geliştirme ve Eğitim Merkezi (SAGEM)(1972),
- Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM)(1986),
- Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV)(1991),
- Türkiye Bilimler Akademisi (TUBA) (1993).

* Yurtdışında yüksek lisans yapmak üzere öğrencilerin okutulmasına ilişkin 1416 sayılı Kanun Atatürk’ün mirasıdır. Bu yol ile Cumhuriyet’in ilk bilim insanları olarak bu gençler, geleceğe yönelik teknik ve bilisel konularda raporlar oluşturmuşlardır.

* 1929 yılında tüm ülkeleri etkisi altına alan “Dünya Ekonomik Krizi” ülkemizi de etkilemiş ve özel sektör çizgili sanayi oluşumlarının başarısız olması nedeniyle “devletçi politikalara ağırlık verilmiştir.

* 1933 I. Sarayi ve 1936 II. Sanayi Planlarına dayanılarak Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) ile Devlet İktisadi İşletmeleri kurulmuştur. 1933 ‘te Sümerbank, Devlet İmalat Sanayii’nin ilk örneklerindendir.

* Yeni demiryolu güzergahların oluşturulması ve karayollarında yapılan iyileştirmeler ile yeni fabrikaların kurulması.


2. 1938-1950 YILLARINDA BİLİM VE TEKNOLOJİ POLİTİKALARI

* Atatürk’ün ölümünden 50’li yıllara gelindiğinde, Bilim ve Teknoloji politikalarının gereği başlatılan ilk alt yapı oluşumlarına yeterince sahip çıkılmamıştır. II. Sanayi Planı, 2. Dünya Savaşı koşulları nedeniyle uygulamaya konulamamıştır.

* Yeni konulan Varlık ve Muamele Vergileri gibi vergiler, teknoloji üretiminden henüz yoksun olan sanayinin gelişmesini durdurmuştur.

* Teşvik-i Sanayi Kanunu 1942 yılında tamamen ortadan kaldırılmıştır.

* 1946’da 4936 sayılı Üniversite Kanunu ile çok sayıda üniversite mensubu yurt dışında araştırma ve eğitim yapma olanağı bulmuştur. Üniversite sayısı üçe çıkmıştır.

3. 1950-1960 YILLARI ARASINDA BİLİM VE TEKNOLOJİ POLİTİKALARI

* ODTÜ, Ege ve Atatürk Üniversiteleri kurulmuştur. Üniversitelerden mezun elemanların, özel sektördeki iş olanaklarıyla kurulan sağlıklı ilişkiler, teknoloji transferi politikaları için olumlu bir durum oluşturmuştur.

* Özel sektörü destekleyici “Türk Sanayi Kalkınma Bankası” nın kurulması.

* Sistemli bir Bilim ve Teknoloji Politikası oluşturulamamıştır. ABD’den sağlanan Marshal yardımlarının kullanılması, ABD ve bunun gibi bazı ülkelerin önerileri ve kredi verme taleplerinin olması.

* 1958’li yıllardaki yeni ekonomik krizin ortaya çıkmasıyla yeni bilim ve teknoloji politikalarının üretilmesi olanaklı olmamıştır.

4. PLANLI DÖNEM BİLİM VE TEKNOLOJİ POLİTİKALARI

* 1961’de Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) faaliyete geçti (ilk plan 1963).
1960-1979….İthal ikamesine yönelik politikalar,
1980-2000….dışa açık ihracata yönelik sanayileşme politikaları.

* Sermaye-Teknoloji-Yetişmiş İnsan potansiyeli üç ana unsuruna yeterli derecede sahip olmayan ülke, İthal Teknoloji’ye dayalı asanayileşme modelini seçmiştir.

* DPT planları, 1963’ten 1996’ya kadar yedi adet Beş Yıllık Planı devreye soktu, Ar-Ge ile bilimsel ve teknoloji politikalarına yeni bir bakışın getirilmesine çaba gösterildi.

1. Plan Dönemi (1963-1967)

* Tarım ve Sanayi de dengeli bir gelişme döneminde dışa bağımlılık azaltılmaya çalışıldı ve istihdam artışının gerçekleştirilmesi hedeflendi.

* Yüksek öğretimde öğretim üyesi ve araştırıcı sayısını arttırmak için, montaja dayalı olmayan özgün teknoloji üretimine yönelik olarak 3000 doktora öğrencisinin yurtdışında öğrenim yapması düşünülmüş ancak 500 kişi gönderilebilmiştir.

* Bu plan döneminde, ülkemizde bilimsel ve teknolojik araştırma yapmak ve yeni politikalar üretmek için 1969 yılında TÜBİTAK‘ ın kurulmasına karar verilmiştir.

* Sanayi yatırımlarının sınırlı da olsa devreye girmesiyle, belli eğitim kuruluşları ve merkezler oluşturulmuştur (1965 yılında Milli Prodüktivite Merkezi) (MPM).
2. Plan Dönemi (1968-1972)

* DPT kamu kaynaklarının sanayicinin gereksinimleri olan uygulamalı araştırmalar yerine temel akademik nitelikteki araştırmalara yönelmiştir.

* Üniversiteler yapmaları gereken Ar-Ge faaliyetleri yerine, temel araştırmalara yöneldiler.

* Sanayi bir derecede tarımın önünde olup, aramaların üretimi yapılmıştır.

* Yurtiçinde 2000 gencin eğitilmesi planlandı. Özel sektörde Ar-Ge faaliyetleri deseeteklendi, TÜBİTAK yeni Ar-Ge birimleri kuruldu.

* Belli bir amaca yönelik teknoloji transferi yapılmamıştır.

3. Plan Dönemi (1973-1977)

* İleri teknoloji sanayileşme için şarttır, teknoloji transferini sağlayacak, teknolojik buluşları sağlayacak, bilgi akışını yürütecek ve teknolojinin yurt içinde üretilmesini sağlayacak gerekli alt yapı bulunmamaktadır.

* Yüksek öğretimde gerekli araştırmaların yapılması için olanakların sınırlı olması ve yetişmiş insan gücünün olmaması, ithal edilen ileri teknolojilerin ülke şartlarına uyarlanmasını olanaksız kılmıştır.
* 1975 ve 1976’da yeni üniversiteler açılmıştır, yeni doktora öğrencilerinin yurt dışına eğitilmek üzere gönderilmesi tekrar gündeme alınmış ancak, daha önce ilk 2 plan döneminden gidenlerin büyük bir bölümü yurda dönmemiştir.

* AET ‘ye katılma dışa açılma, dış rekabete hazırlık, kamu öncülüğünde hızlı büyüme ve özel sektöre dayanıklı tüketim mallarının üretilmesinin teşvik edilmesi hedeflenmiştir.

* Planlı, teknoloji ithali ve transferi ve de yabancı sermayenin girmesi hedeflenmiştir. Başarı sağlanamamıştır.


4. Plan Dönemi (1979-1983)

Bu plan döneminin ana konuları (DPT, 1979):

* TUBİTAK’ ın bilim ve teknoloji politikaları konusunda beklenilen katkıyı koyamaması,

* Ar-Ge faaliyetlerine ayrılan kaynakların yetersizliği ve GSMH oranına düşüklüğü,

* Ar-Ge kuruluşları ile sanayi arasında organik bağın kurulamaması,

* Sanayi politikalarının yönetiminde kurumlararası eşgüdümün sağlanamaması,

* Teknolojinin ivedi bir şekilde özümsenmemiş olması,

* Paket teknolojiler yerine Aranan teknolojilere ağırlık verilmesi .

Ağır kriz dönemi için “24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları” devreye sokulmuştur.
5. Plan Dönemi (1985-1989)

* Ar-Ge faaliyetlerinin önceden belirlenmiş hedeflere yönlendirilmesi teknoloji transferi ve seçimi çalışmalarına ağırlık verilmesi,

* Dünyadaki tekno-ekonomik değişim eğilimine bağlı olarak hızla ticari boyutu ön plana çıkan bilgiye dayalı yeni ekonomik yapının oluşturulması,

* Atılan adımlar; otoyol inşaatları, yeni teknolojik donanımın kurulması, bazı enerji santrallerinin kurulması, alt yapının güçlendirilmesi.

* 92 adet birincil öncelikli ve 92 adet ikincil öncelikli teknoloji alanları belirlenmiştir: enerji, entegre devreli cihaz, mikro donanımın yazılımı, sanayide performansın arttırılması, kaliteli çelik alaşımları, tarımda üretim gibi temel konular.

* Saptamalara rağmen, ülkemizde geleneksel emek-yoğun teknolojilerle sanayi üretiminin gerçekleştirilmesi yoluna gidilmiştir.

* KİT’ler özelleştirilememiştir.

6. Plan Dönemi (1990-1994)

* “ Bilgi Toplumu “ olma yolunda; 10.000 kişiye düşen araştırmacı sayısının 15’e çıkarılması ve Ar-Ge harcamalarının GSMH’nın %1’ine çıkarılması temellerinde “ Bilim ve Teknoloji Hedefi” belirlenmiştir, “ Türk Patent Enstitüsü Kanunu “ çıkarılmıştır.

* “ Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu “ na işlerlilik kazandırmak, bilgi ağlarıyla iletişimin en üst düzeye çıkartılması için Bilgi Teknolojilerinin rekabet gücünü oluşturan “ Yazılım Endüstrisi” nin oluşturulması planlanmıştır.

* Türk Ekonomisinin içine girdiği krizin aşılması için 5 Nisan 1994 Kararları alınmıştır. Bilim ve Teknoloji politikalarının oluşturulması önemli ölçüde ertelenmiştir.

* “Küreselleşme” sürecine girilmesi sonucu önemli beklentilerin olduğu ”Yazılım Sektörü” oluşturulması hedefine ulaşılamamıştır.

7. Plan Dönemi (1996-2000)

* Bilim ve Teknoloji Projeleri Atılım Projesi oluşturulmuştur ve 20 proje öngörülmüştür.

* Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu, 1997 toplantısı: Ulakbim projesi, Bilgi Otoyolları altyapı projesi, KOBİ’lerin geliştirilmesi.
* Ulusal Akademik Ağ’ın kuruluşu ve 2000 yıılında 75000 öğretim elemanının istihdamı öngörülmüştür ve hedefe ulaşılamamıştır.

* Üniversite-Sanayi-Devlet işbirliği konusunda gelişmeler sağlanamamıştır.

* Türkiye Akreditasyon Kurumu (TÜRKAK) kurulmuştur.

* Üniversitelerde akademik personelin Ar-Ge faaliyetlerine katılımının sağlanmasına yönelik yasal düzenlemeler yapılamamıştır.

8. Plan Dönemi (2001-2005)

* Plan hedefleri: Bilgi toplumu haline gelinmesi, fiziki, insan ve hukuki altyapıların geliştirilerek bilimsel ve teknolojik araştırma düzeyinin yükseltilmesi, Ar-Ge faaliyetlerine ayrılan payın %1.5 düzeyine yükseltilmesi.

* Öncelikli alanlar: Biyoteknoloji, gen mühendisliği, yazılım, bilgi ve iletişim teknolojileri, yeni malzemeler, uzay ve bilim teknolojileri, nükleer teknoloji, denizlerden ve denizaltlarından yararlanma teknolojileri, temiz enerji teknolojileri.

* Teknoloji Geliştirme Bölgeleri, Üniversite-Sanayi Ortak Araştırma Merkezleri ve Endüstri Parklarının kurulmasına ilişkin düzenlemelerinin yapılması.

* Yerli kaynakların harekete geçirilmesi ve verimli kullanılarak yerli üretimin arttırılması hedefi.

BİLİM VE TEKNOLOJİ YÜKSEK KURULU (BTYK)

1983 yılında Türk Bilim ve Teknoloji Sistemi içinde en üst düzeyde politikaları belirlemek için kurulan bir organdır.

Görevleri:

* Uzun erimli bilim ve teknoloji politikalarının belirlenmesinde hükümete yardımcı olmak,
* Ar-Ge hedeflerini belirlemek,
* Ar-Ge alanlarını belirlemek,
* Ar-Ge kuruluşlarını belirlemek,
* Özel sektörle ilgili teşvik edici ve düzenleyici olmak,
* Araştırıcı insan gücünün yetiştirilmesine yardımcı olmak,
* Özel kuruluşları Ar-Ge merkezleri kurma konusunda yönlendirmek,
* Sektörler arasında korelasyonu sağlamak.

TÜRK BİLİM VE TEKNOLOJİ POLİTİKALARI İLE İLGİLİ DEĞERLENDİRME

* 1923-1938’li yıllar arasında Atatürk’ün çağdaş Üniversitenin kurulması ülküsü ve reformları temelinde sınırlı koşulları en iyi şekilde değerlendirerek bilim ve teknoloji politikalarının hedeflerinin ortaya konulması başarıyla uygulanmıştır.

* DPT ve TUBİTAK’ ın kurulmasıyla birlikte oluşturulan plan ve projeler ile istenilen bilim ve teknoloji birikimi sağlanmaya çalışılmıştır.

* Türk Bilim Politikası 1983-2000 Yıl Belgesi’nde ilk olarak bilim politikaları ana hatlarıyla ortaya konulmuştur. Siyasi iradenin politikası ve kurumsal altyapı yetersizlikleri nedeniyle uygulamalara gidilememiştir. Ayrıca BTYK’da gerekli koşulların sağlanamadığı görülmektedir.

* 1989’da SSCB’nin dağılımı ve Doğu Bloku ülkelerinin çözülmesi sürecinde binlerce nitelikli bilim adamının ülkemizde istihdamının sağlanamaması nedeniyle büyük bir tarihi olanaktan yararlanılamamıştır.

* Ar-Ge yardımlarının koordine edilmesi için destek istenilen projelerin kabulü ve kaynakların tahsisinde Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) nın olumlu katkıları olmuştur.
SONUÇLAR

* Özellikle Atatürk’ün ölümüne kadar yapılmış olan ulusça verilen topyekün varoluş mücadelesi içinde, bilim ve teknoloji politikası bağlamında, sınırlı sayıda gelişmiş insan gücünü oluşturan, yurt dışına eğitim için gönderilen genç araştırmacıların ülkemize döndüklerinde katkıları oldukça fazla olmuştur.

* 1938-1950 yılları arasındaki dönemde, yine 2.Dünya Savaşı’nda Nazizm’den kaçarak ülkemize gelen çoğunluğunu Alman bilim insanlarının oluşturduğu potansiyel ülkemizde bilim ve teknoloji politikalarının oluşturulmasında önemli katkıları olmuştur.

* 1950-1960 yılları arasındaki çok partili rejime geçiş ve DP iktidarının yönetime gelmesiyle, özellikle ABD ve Avrupa kökenli dış mihrakların; ülkemizdeki gelişimi baltalayıcı ve tamamen dış sermaye odaklı yapılanmalara çanak tutucu biçimde ithal teknolojilere ve montaj sanayiine güdümlü bir sanayileşme politikasının gerçekleştirilmesine yönelik uygulamaları çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını tehdit edici oyunlarla sahneye koymaya başlamışlardır.

* 1960-1980 yılları arasındaki süreçlerde, dünya ölçeğindeki ekonomik krizlere koşut olarak, dışa bağımlı ve tamamen hazır teknoloji ithaline ulaşabilmek için sadece planlar aşamasında kalan bilim ve teknoloji politikalarına üretmeye yönelik çabalar gösterilmiştir.

* 1980’den günümüze kadar gelinen süreçte ise, ülkenin dışa bağımlı ekonomi politikalarla, tamamen ABD ve gelişmiş ülkelerin güdümünde, yeni teknolojilerin üretiminden çok uzak, bilim ve teknoloji politikaları için yapılan ve hayata geçirilemeyen planlarla uyutma politikaları izlenerek hiçbir sonuca ulaşılamamıştır.

* Siyasi iktidarlar, son gelinen noktada gerçekte bilim üretimi üzerine kurulmuş olan üniversitelerimizin gelişimini bir bakıma engelleyerek, oluşturdukları yeni vakıf ve özel üniversitelerle, tamamen dışa bağımlı sermayenin ve IMF politikalarının güdümünde kendilerinin ve dış güçlerin hizmetinde kullanma çabaları içinde olmuşlar ve Türk Ulusu’nun gelişimi ve refahı için gerekli çabaları göstermemişlerdir.

* Yetişmiş insan gücü olarak, dış ülkelere gönderilmiş olan araştırmacılar ve öğretim üyelerinin çalışmalarını tamamlayarak geri dönmeleri, bilim ve teknoloji politikalarının oluşturulmasına katkıları beklenirken, bunların büyük bir çoğunluğu dış ülkelerden yapılan cazip teklifler ile dış güçlerin boyunduruğu altına girmişler ve bu durum da, dünyamızın Küreselleşme histerisi içinde bulunduğu kaotik dönem içinde ülkemize atılan büyük bir kazık olmuştur.

* Son noktada, ABD ve gelişmiş ekonomiye sahip batı ülkelerinin acımasızca ülkemizde oynadıkları ve hala oynamaya devam ettikleri oyunlarla, ülkemize özgü bilim ve teknoloji politikaları oluşturamaz durumda bir konuma gelinmiştir.




























Cumhuriyet Aydınlığının Düşünsel Kökenleri

Anadolu insanının büyük önder Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde emperyalist güçlere karşı vermiş olduğu bağımsızlık mücadelesinin bir ifadesi olan Ulusal Kurtuluş Savaşımız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve yeni bir ulus ile misaki milli sınırları içinde çağdaş yeni bir devletin kurulması 84. yılına ulaştı. Türkiye Cumhuriyeti aydınlığı, bize dünya ülkeleri arasında çağdaş ve saygın yerimizi almamızda önemli bir ışık olmuştur.

Bugün sizlerle Cumhuriyet aydınlığının düşünsel temellerinin tarihsel gelişimi içinde nerelerde kadar indiğini, Türkiye topraklarında yaşayan soydaş insanlarımızın tarihin kaynaklarından yoğrulmuş olarak bağımsızlık, kurtuluş ve varoluş savaşında omuz omuza bu yurdu emperyalist güçlerden temizleyerek, bizlere yani Cumhuriyet nesline ebediyete kadar emanet edildiği bilinciyle paylaşmak istiyorum.

Sizlere aktarmak istediğim,tarihsel gelişimi içinde Orta Asya yurtluğundan Anadolu’ya özgür ve bağımsız soydaş toplulukların özellikleri çerçevesinde yaptıkları ve yaşadıklarıyla birlikte Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine değişimin irdelendiği bir çerçeve çizerek, bazı varılan noktaları açıklamaktır.

Öncelikle bazı saptamaların altını çizerek sunumuma başlamak istiyorum

* Türkiye’de Ortaçağ Tarihçiliği - -> büyük bir siyasi ve ideolojik mücadelenin arenası durumundadır.

* Osmanlı İmparatorluğu - -> saltanatçı – ümmetçi feodal bir tarih anlayışına sahiptir.

* Osmanlı uleması - -> askeri bir hakim sınıfın mensubu (aynı zamanda maaşlı görevliler grubu) durumundadır.

* Osmanlı’daki vakanüvisler - -> Nizam’ı alemi korumaktan başka bir görevleri olmayan kişiler.

* Ortaçağın “ Dasıtan-ı Tarih-i al-i Osman “ ın kumaşı dinsel doğmatizmden dokunmuştur.

* Osmanlıda Ulema, tarihin akışı, sebep ve sonuç ilişkileri ilahi kudrete atfederek aramıştır.

* Osmanlı Türklerinin İslam kültürüyle kuvvetli bütünleşmesi sonucunda, Türklerin İslamiyet öncesi geçmişi ve Asya’ya ait kökenleri ve güçleri hafızalardan silinmiştir.

* Türk toplumunun tarihini bilmek gereksinimi = Osmanlı Padişahlarının soy ağaçları ile özdeşleştirilerek karşılaştırılmaktaydı.

* 1800’lerde emperyalist Batı’nın Oryantalizmi (Şarkiyatçılığı) Avrupa merkezci olup, Türk tarihi de sömürgeleştirmeye yönelikti.

* Oryantalizmin bir dalı olan Türkoloji’de bakış açıları:

- Türklerà 11.yüzyılda İslam alanına girmeden önce sadece savaşçı ve yıkıcı bir güç olarak algılanıyordu.

- Eski ile Osmanlı arasında bir süreklilik bağının olması ve bunun Osmanlı’da algılanması ise hikayeci bir tarihçilik olarak Bizans ve İslamın yanında küçücük kalmıştır.

-Osmanlı’nın soyunun dünya hakimi gibi gösterilmesinin bir ifadesi olan saltanatçı-ümmetçi vakanüvisliğe karşı Oryantalizm- -> dörtyüz yıl boyunca Batı’nın Osmanlı yayılmacılığı tehdidi altında yaşamış olmasının intikamını almak için, Türkleri Avrupa’dan hatta Anadolu’dan uzaklaştırmak gibi bir büyük planı hayata geçirme konusunda büyük bir mesafe kat etmiştir..

Bu saptamaların ışığında bir değerlendirme yapıldığında; Türk tarihi ve ulus olabilme bilincinin oluşmasına yönelik bazı düşünce ve tezlere yönelindiğinde;

* Yusuf Akçura’nın (1903’te Paris’te sunduğu Türk-Osmanlı Tarihine ilişkin görüşler olan doktora tezi) etnik unsura dayalı bir Türk Milleti ve milli devlet düşüncesi dikkat çekmektedir. Bu düşünceye yönelik olarak; “ Türklerin ataerkillik,toprakta ortak mülkiyet, topluluğun şefi olan “Han”ın kişiliğinde çok büyük, ancak yasa ve törelerle sınırlanmış bir iktidarın ve aynı zamanda bir aristokrasinin varlığı”, aynı zamanda bunları Orta Asya göçebe yaşantısı içindeki özellikler olarak değerlendirmek gerekir. Bu özellikler bir bütün olarak İslam kültürü içine taşınmışlığı ve Osmanlı’ya kadar uzanması konusu içinde yaptığı değerlendirme ile Akçura’nın, Osmanlı tarih yazıcılığındaki ana unsur olan dini idealizine ve Türk tarihinin İslamiyet öncesi yok sayılması gerçeğine değinmiş olduğu, aynı zamanda Oryantalizmin Türkler için dış etkileri esas alan barbar yıkıcı olduklarına ilişkin görüşlere de karşı bir yaklaşımı ortaya koymaktaydı. 19. yüzyıl Batı antropolojisinde, Osmanlı imp.luğu ile Orta-Asya’daki bağlantı algılanmış, ancak bu ilişki tamamen etnik düzeydeki bir devamlılık olarak alınmış ve yer yer de ağırlık verilerek ırkçılık öne çıkarılmıştır. Yine Akçura’nın etnik bir yapıyı terk edip sosyo-ekonomik bir temele dayanan devamlılığı savunması Batı oryantalizminin görüşüne bir çıkış olarak değerlendirilmiştir.

* Milli Kurtuluş Savaşı ve Yeni Türk Devletinin Kurulması ile Yeni siyasal, kamusal, toplumsal ve düşünsel ortamın oluşması; Akçura’nın tezlerini daha da derinleştiren tarihçi ve devlet adamı Fuad Köprülü tarafından Türklerin tarihinin evrimine daha bütünsel bir bakış ile daha iyi algılanabilmektedir.

Fuad Köprülü’ye göre;

* Oryantalist ve feodalist tezlere karşı bir tepki olarak Osmanlı İmp.luğunun kuruluşu sorunsalı üzerine yoğunlaştırılmış bir yaklaşım; dörtyüz çadırlık bir aşiretin maddi temelinden, cihangirhane bir devletin ortaya çıkması ve de Bizans kurumlarının taklidi ile bu yapıya ulaşılamayacağı düşüncesiyle “daha önceleri ne vardı ? sorgulaması ile bir yaklaşımın yapılması gereği ortaya çıkmıştır.

* İlk çıkış noktası, Anadolu Selçukluları ve onların ardındaki Büyük Selçukluların (ya da İran Selçukluları) sosyo-ekonomik yapılarındaki hukuk, vergi sistemleri ve teşkilatlarını içeren amme hukuku, bir karşılaştırma yapıldığında İslam amme hukukunun basit bir yinelenmesi değildir. Bu yönüyle Türklerin İslamiyet dışında kendi “amme hukuku” oluşturmaları , uygarlığa geçiş ve devletleşme yönünde bir adım olarak değerlendirilebilir.

* Orta Asya Türkleri ile Anadolu Türk Uygarlığı arasındaki devamlılık, İsa’dan sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan büyük coğrafi yer değiştirmeler boyunca uzanan iç evrim ve sosyal farklılaşmalarla şekillenmiştir.

* Bu şekillenmede göçebe hayatın çetin zorluklarından kaynaklanan ve bu topluluklar arasında oluşan asalet ve köken ilişkisi ile oluşan hiyerarşi, bir “askeri aristokrasi” nin yönetiminde devletlerini kurmuşlardır.

* Osmanlı İmp.luğunun kuruluşunu anlamak için, sosyal evrimi içinde içsel ve belirleyici durumda olan ekonomik temel ve üstyapı gerçeğinden kalkarak bir bakıma toplumun devleti belirleyiciliği konusu gündeme gelmiştir.

* Anadolu Selçuklu Devleti, 13. yüzyıl Anadolu Türk Toplumunun “ siyasi bir ifadesi” olarak alınmalıdır.

* Mustafa Kemal Atatürk, son tahlilde Osmanlı Devletinin milletin esareti üzerine kurulduğunu belirtmiştir. Devlet nitelikleri itibariyle Osmanlı Devleti, mutlakiyetçi, zalim, keyfi ve ne yaptığını bilmeyen bir konumda algılanmıştır. Milletten zorla sopa ile vergiler alınmış ve paralar debdebeli bir yaşam için kullanılmıştır.

* Türk Devriminin düşünürleri, dinin sınıfsal ve ideolojik anlamını da görerek, ruhani zümre ile feodalizm arasındaki bağı açıkça ortaya koymuşlardır.

* Batı Türkolojisinde Orta Asya Türklerine “yönetici millet”, “ asker millet “, “ ordu-millet” gibi özellikler misyonu verilerek, tarih dışına çıkılarak etnik bir belirleyicilik vizyonu verilmiştir. Kapitalizmin, Osmanlı Devleti içindeki Türk ve Müslüman olmayan halklar arasında aşırı kutuplar oluşturarak, bu unsurları Osmanlı’ya karşı ayaklandırarak ve Osmanlı’nın da bu oyun içinde bu ayaklanan unsurlara karşı acımasız saldırıları sonucunda bir bakıma da kendi yok oluşunu hazırlamış olduğu söylenebilir.

* Türk milliyetçiliği Kemalist anlayışı içinde; öncelikle M.Kemal Atatürk’ün zorunlu olarak istilacıları yok edebilmek için Osmanlı’nın yönetim mirasından yararlandı ve bu kadroları örgütledi ancak bu yapılanma “devleti kurtarmak” amacıyla oluşturuldu, gerçek devrimci program açıklanmadı, bir başka yönde sömürgeciliğe karşı Türklerin kendi topraklarında yepyeni bir oluşumla kendilerini yönetebilecekleri siyasi bir gelişmişliklerini göstermek için, son olarak ta eski kökeni bağlı olarak Türkçülük düşüncesi salt etnik bir zemine doğru bir eğilim göstermiştir.

* Türk Tarih Tezi sonuçta, Anadolu ve Trakya topraklarında ilkçağ kültür ve uygarlıklarına sahip çıkan (Orta Asya kökenliğini düşünmeden) hümanist bir Anadolu yurtseverliğine dönüştü.

* Türklerin Osmanlı öncesi tarihi, gayri feodalliğin, sınıflarüstü ve adil bir otoritenin bir cihan imparatorluğuna ulaşması gibi bir seyir izlemiştir.

Selçuklular ve Selçuklu döneminde Anadolu

* Türk kökenli felsefecilerin gerek dünya düşüncesi tarihine gerekse İslam kültür çevresine felsefi ve bilimsel bakımdan katkıları olmuştur. Bu kapsamda doğa bilimleri, matematik, astronomi, felsefe, tasavvufa olana katkılar, diğer yandan girmiş oldukları yeni ortam ve aleme (ki burada göçebe yaşam kabile biçiminde sınıfsız bir toplum yaşamının temel etkisi sürmektedir) muhalefet olarak sosyal ve inançsal tepkiler, Batinilik, Alevilik, Melamilik ve her türden halk söylemleri bir gelenek olarak süregelmiştir.

* Selçukluların iskan politikası, devletleşme yapılanması içinde soydaş gelenekleri de hesaba katarak kitlenin parçalar halinde iskanını sağlar biçimde sofi tarikatları ile Ahi örgütlerinin oluşumuna da neden olmuştur.

* 13. yüzyılda iyice yoksullaşmış Anadolu köylüsü, Moğol istilasından kaçan ve Anadolu’ya gelen Horasan erlerinden ve dervişlerinden etkilenmişlerdir. Örnek olarak Baba İshak’ın Türkmenler içindeki etkinliği ve Malatya ahalisinin isyanı ve isyanın zorla önlenebilmesi verilebilir.

* Türkiye’deki tarikatlar içinde en etkin olanının Bektaşilik olduğu söylenebilir. Hacı Bektaşı Veli’nin 13. yüzyılın ilk yarısında Horasan’dan kalkarak Hacıbektaş ilçesinin bir Türkmen köyüne yerleşmesi ve gelişen Bektaşilik düşüncesi, medrese skolastiğine cephe alan özelliğiyle geniş halk kitlelerine yayılmıştır.

* Moğol istilasının yarattığı olumsuz etki ile düzenin bozulması, Bektaşilik, Mevlevilik gibi tarikatların kurulması ki (temel fikir tasavvuf fikri Muhyiddin İbn al-Arabi’den gelmektedir), bunların içinde Mevlana ve Yunus Emre gibi büyük tasavvuf şairleri bilinmektedir.

* Bektaşiliğin yanı sıra Babailik, Abdallık, Hurufilik, Kalenderilik, Hayderilik gibi batini tarikatların boy gösterdiği de bilinmektedir.

* Anadolu Selçuklularının resmi dillerinin Arapça ve Farsça olmasına karşın Karamanoğlu Mehmet beyin Türkçe’yi canlandırmak ve çeşitli boyunduruklardan kurtarmak yolundaki kararı da kültürel açıdan önemli bir olaydır.

* Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçuklularının sosyal yönlü bayındırlık hareketleri, çeşitli medreseler, sosyal yardım kuruluşları ve tıp merkezleri oldukça dikkat çekicidir. Özellikle tıbba verilen önem ön plana çıkmaktadır. Bu kurumları Osmanlılar da örnek alacaklar sınırlı da olsa geliştireceklerdir.

* Selçuklu yönetimindeki coğrafyada yarı-göçebeler ve tüm yerleşim birimlerindeki nüfus dikkate alındığında Türklerin çoğunluğunun yer aldığı bir nüfus bulunmaktadır. Özellikle şimdi de önemli kentler durumuyla yer alan egemen olarak İç Anadolu ve komşu Orta Karadeniz iç bölgelerindeki kentler, nüfus yoğunlukları ile dikkati çekmiştir. Bu kentlerdeki kültürel faaliyetler Selçuklu otoritesini yansıtırken, bunun yanı sıra Ahi geleneği etrafında çeşitli topluluklar tarafından da potansiyel bir muhalefetin olduğu bilinmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne Aydınlanma olgusu

Cumhuriyet aydınlığına ulaşmada etken olacak biçimde,diğer bir deyişle modern Türkiye’nin doğuşunda, batıcı yaklaşımıyla ilgi çekici bir dizi değişimler ve olaylar meydana gelmiştir. Bu kavşak niteliğindeki değişimleri ve olayları, 19. yüzyıl ortalarından başlayarak yada Tanzimattan başlayarak hızlanarak devam etmiş sosyal ve kültürel değişiklik, Kırım Savaşı, Rus-Türk Savaşı, Jöntürk Devrimi, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Döneminin kökten reformları olarak sıralamak olanaklıdır.

* Bu olaylar içinde Jöntürk Devrimi olgusu, oldukça dikkat çekici ve belirleyici olmuştur. 1908’lerde Jöntürk Devrimini gerçekleştiren kuşak, “Yeni Kuşak Kulübü” adı altında örgütlenmelerinde başını Prens Sabahattin’in çektiği Mizancı Murat ile Ahmet Rıza ile birlikte genç ve dinamik bir kuşağı oluşturmaktaydılar. Jön Türklerin Osmanlı İmp.luğunun ayakta kalması ve çağdaşlaşması konusunda merkeziyetçi olmayan bir yaklaşımı, yazılan makalelerde Türklerin hiç de ilerlemenin karşısında olmadıkları görüşünü vurgulamalarıdır. Tanzimat’ın reformcuları tarafından yapılan işler, bir bakıma bu genç ve dinamik harekete bir ivme kazandırmıştır denilebilir.

* Osmanlı İmp.luğunun son döneminde faaliyet gösteren modern okullar, yüksek okullar, medrese eğitimindeki birçok kuşağın bir arada bulunduğu ortamın aksine, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi aynı yaştan sınıfların olduğu ve eğitime yeni bir bakış olarak değerlendirilebilecek yeni bir ortama yönelinmiştir. Askeri rüştiye, ve Askeri idadi gibi askeri hazırlama okulları, Askeri Tıbbiye Mektebi ve Harbiye Mektebi’ne öğrenci yetiştirmişlerdir. Bu okullarda aynı yaştan öğrenciler okul düzeninde ortak deneyimler kazanarak aynı yaşamı paylaşırlar, Aydınlanma çağı yazarlarının eserlerini, Namık Kemal’in özgürlük şiirlerini, Fransız Devrimi’nin ilkelerini okurlar ve özümserler. Sonuçta bu öğrenciler bir bakıma Osmanlı Devletini despotluğa karşı korumak gibi bir ülkü etrafında biçimlenirler. Bu oluşan gerçek ortam, aile ortamından bütünüyle farklı, pozitivist inançla materyalist bakışın damgasını vurduğu, yurtsever ve liberal bir atmosfer içinde yaşanılan yeni bir ortamdır. Bu ortam bir bakıma da Abdülhamid’in otoriter rejimine karşı muhalefeti oluşturan Jön Türk hareketinin doğduğu ortamdır.

* Jöntürk Devriminin ertesinde 1911’de İstanbul Üniv. Öğrencileri Türk Ocağı derneğini kurarlar. Bu derneği 1913’te iktidardaki jöntürklerin kurduğu Türk Gücü Cemiyetinin kuruluşu izler.


* Bu okullardaki yapılanmalar ile Jöntürk hareketinin gelişmesi , İttihat ve Terakki Komitesinin işleyişini ve Kemalist sistemin yerleşmesini anlamak için bir temel oluşturmuştur. Cumhuriyet aydınlığında Türk Devrimlerinin gerçekleştirildiği 20 li yıllarda Kurtuluş savaşı ile kazanılan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kuşağı, geçmişi silip atmış bir iradenin köktenci niteliğine vararak geçmiş kuşaklar karşısında alabildiğince eleştirici olmuştur. Hedef Cumhuriyetin aydınlığında geleceği yaratmaktı.

* Osmanlı İmp.luğunda eğitim sistemi içinde Türklere ayrılan yer geleneksel din okulları ve azınlıkta olarak ta Batılı örneklerinden kalkarak kurulmuş modern okullar olmuştur. Özellikle Ziya Gökalp’ın önderliğini yaptığı eğitimin sorgulanmasında, Türklerin ulusal bilince gecikerek varışlarında, Osmanlı döneminin eğitimindeki bu bağdaşık olmama eksikliğinin payı oldukça büyüktür.

* Cumhuriyet aydınlığıyla gelen köklü değişiklikle, ümmet anlayışına ,onun geleneksel ve dinsel yapısına karşı çıkarak, eğitim laik, akılcı ve modern bir nitelik kazanmıştır. Eğitimin amacı Mustafa Kemal Atatürk’ün deyişinde ifade olduğu üzere “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” kuşaklar yetiştirmektir. 1024 yılında Tevhid’i Tedrisat Kanunu ile ilk adım atılmıştır. Geleneksel okullar ve medreseler kapatılır.

* 1927’de başlayan seferberlik ile Halk Dersaneleri, Millet mektepleri, 30’lu yıllarda Halkodaları ve Halkevleri açılarak büyük bir okuma yazma ve eğitim öğretim uğraşına girilir. 1933’te Cumhuriyetin yarattığı ilk üniversite olan İstanbul Üniv. Kurulur.

Tüm Antik Yunan Klasikleri ile Doğu düşünürlerinin Klasiklerinin Türkçe’ye Çevrilmesi

Avrupa’nın Aydınlanmasında büyük rolü olan Antik Yunan düşünürlerinin eserleri tarihi gerçeklerin ışığı altında bilindiği üzere ilk olarak eskiçağ ile Yunan düşüncesinin ilişkiye girmesi sonucunda Ortaçağ felsefesi kurgulanmıştır. Yunan dünyası ile Batı dünyası arasındaki köprülerin kurulmasında dikkati çeken en önemli olgu, Yunan bilimsel ve felsefi yapıtlarının Latinceye ilk çevirilerinin yapılması ve bunun doğrudan Yunanca bilen kimsenin kalmamasından değil de oldukça derin anlamlar ve filozofi içeren kitapları anlayabilecek kimselerin bulunmamasından kaynaklanmış olması ve o zamanın doğu düşünürlerinden olan Farabi, İbn-i Rüşt ve İbn-i Sina’nın yardımları ve de felsefi algılamaları ile bunların Arap bilim adamları tarafından çevrilmeleri ve buradan da Latinceye ilk çevirilerinin yapılması, Yunan dünyası ile Batı dünyasının ilişkilendirilmesinde aracılar daha doğru bir deyişle ustalar ve eğiticiler olarak Arap İslam bilginlerinin çok büyük rol oynamasıdır. Bir bakıma Arap, Orta Asya, İran kökenli doğu düşünürleri, Yunan dünyasının sürdürücüleri ve mirasçıları olmuştur.

Bu olgu, Cumhuriyet aydınlığının içinde önemli bir yer tutarak, 1940’larda Hasan Ali Yücel’in önderliğinde yaptırılan çeviriler yoluyla Türk bilim ve felsefe dağarcığına kazandırılmıştır. Bu kazanımın temelinde Mustafa Kemal Atatürk’ün Uygarlıkları tüm insanlığın malı olarak ve çoğunluğu Anadolu topraklarında yaşamış olan bu düşünürlerin eserlerine sahip çıkarak ve de onların bir bakıma da köklerimizle ilişkilendirilmesi çabalarını unutmamamız gerekir, bu yönüyle Türkiye Cumhuriyeti aynı zamanda Eskiçağ, Ortaçağ ve Yeniçağ Uygarlıklarının hüküm sürdüğü topraklarımızda Uygarlıklar Cumhuriyeti olma durumunu da kazanmıştır.

Köy Enstitüleri

Cumhuriyet Aydınlığının Anadolu yaylalarına ve bozkırlarına sıçratılmış kıvılcımı olarak bir bakıma Anadolu insanının yeni nesline pratikte öğretmek ve öğrenmek, deneyerek ve üretim süreci içinde aydınlanmalarını amaçlayan 17 Nisan 1940’ta kurulan Köy Enstitüleri, dünya ölçeğinde kabul görmüş ve uygulamaları yapılmış Cumhuriyet Aydınlığının meşaleleri olmuşlardır.

Atatürk’ün Yazdığı Tarih: SÖYLEV (yada NUTUK)

Çağdaş Türkiye’nin Cumhuriyet Aydınlığının ulusal bilicimizin temel rehberi olan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bize armağanı olan SÖYLEV, Türkiye Cumhuriyeti tarihçiliğinin temel kaynaklarından birisidir. “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir.Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtacak bir niteliğe bürünür” demektedir Mustafa Kemal, Kendi yaptığının tarihçisi olmak çoğu şeyi en açık bir şekilde anlatmaktadır. Mustafa Kemal ATATÜRK, Söylev ile Türk ulusunun eşsiz devriminin incelenmesinde tarihe kolaylık getirmiştir. SÖYLEV, Ulusal bağımsızlığı yüceltme; bilime ve ilerlemeye inanış; Cumhuriyet rejimine bağlılık; modernizm yada çağdaşlığa özlem; despotluğa, bilgisizliğe, bağnazlığa ve eski rejimin tüm eksikliklerine karşı duruş ve de Türk Ulusunun büyüklüğüne mutlak bir güven ideallerini taşıyan tüm bu kapsamıyla Cumhuriyet Aydınlığının temel yapıtaşlarından birini oluşturmuştur.

Türkiye Aydınlanmasında Bektaşiliğin Rolü

Daha önce kısaca belirttiğim Bektaşilik olgusu, Osmanlı İmp.luğunun değişim ve Batılılaşmasında ayni zamanda katkıda bulunan bir düşünce sistemi odağıdır. Önce Genç Osmanlılarda , sonrası JönTürkler kuşağı içinde etkin olmuşlardır.

Bektaşiliğin tarihi köklerine bakıldığında Moğol istilasından kaçarak Anadolu’yu yurt edinen göçmenler, kendi inançları içinde ‘İslamlaşmış Şamanizm” olarak ta nitelendirilen bir dine inançlıydılar. Osmanlılarda Doğu bölgelerinden Anadolu’ya gelen göçmen kabileleri tarafından şekillenmişlerdir. Bilindiği yanıyla Osmanlılardaki Yeniçeri Ocağı’nın oluşmasında Hacı Bektaş-ı Veli’nin rolü önemlidir. Anadolu’daki doğu Anadolu kökenli Alevilerin de Bektaşiler arasında yeri oldukça büyüktür. Bektaşilerle olan sıkı ilişkileri nedeniyle Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da kapatılmasıyla birlikte Bektaşilik te ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Bu yönelim içinde Bektaşi dergahlarının fiziki mekanları dağıtılarak, en eski olanları da Sunni Ortodokslukla çatışmayan tavrıyla yönetimce hoşgörü ile bakılarak Nakşibendi tarikatı yapılanmasına aktarıldı. Ancak Bektaşilik düşüncesi bu fiziki değişimlere bağlı olarak ortadan kalkmamış ve tüm baskılara rağmen politik olarak etkinliğini arttırmıştır. Tarihi kayıtlara göre içlerinde Namık Kemal’in de olduğu bazı aydınlar Bektaşi ailelerine mensupturlar.

Trakya ve Balkanlarda oldukça etkin bir yapılanma içinde olan Bektaşiliğin ülküleri arasında; hoşgörü anlayışı, dinler üstü oluşu, ilerlemeci ve ruhban karşıtı olmaları öne çıkmaktadır.

Kurutuluş Savaşı içinde Bektaşilerin desteği oldukça önemli boyutta olmuştur. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Bektaşilerle görüşmeleri ve ziyaretleri bilinmektedir.

Bu tarihi bilgilerin ışında, Cumhuriyet Aydınlığı, laik değerlerin savunulmasında Bektaşi ve Alevilerin ilerici toplum yapılarından büyük güç almıştır.

Cumhuriyet Devrimi ve Milliyetçilik

Cumhuriyet Devrimi, milliyetçiliği ırkçılıktan ayırmıştır ve Anadolucu bir çerçeveye oturtmuştur. Yeni kurulan devletin milliyetçilik ilkesi, Pantürkizmin daha ötesinde bir evrensellik taşır.

Laik Cumhuriyet aydınlığıyla çağdaş yolunu bulan Türkiye halkı, şeriatçılığın ümmetçiliğine karşı Ulusalcılığı benimsemiştir. Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşıyla Türkiye’de Aydınlanma Devriminin eşiğini atlamak olanaklı hale gelmiş ve Devrimin temelleri atılmıştır.

Kurtuluş Savaşında Asker-Sivil bütünleşmesi bir bakıma “Ordu Millet” tanımını da getirmiştir. Kurtuluş Ordusu’nun geleneği süregelmekte, Türk Ordusu bu mirasa sahip çıkarak Ulusuyla birlikte Cumhuriyet Aydınlığının bekçisi olma özelliğini taşımaktadır.

18. yüzyılla özdeşleşen Aydınlanma Çağı’nın önde gelen düşünürlerinden Voltaire’in bilim ve felsefe tarihindeki yerini inceledikten sonra Cumhuriyet öncesi döneminde “Osmanlı Aydınları”nın düşüncelerini ne derecede etkilediği ve bu etkinin Türkiye’deki yansımaları onların yapmış oldukları çevirilerle Cumhuriyet Aydınlığı’na katkıları tarihsel gelişimi içinde iyi bilinmektedir.

Laikilik ve Türkiye’de Siyasal İslam

Siyasal İslam., daha çok bir “kriz ideolojisi” durumunu göstermektedir. Siyasal İslam, ekonomik hayatla haşır neşir oldukça aşınmakta ve yumuşama sürecine girmektedir. Ekonomik ve Siyasi iktidar tutkusu onu, bu oyunun içine çekmektedir. Toplumsal gerçeklik içinde Türkiye insanlarının büyük çoğunluğu uygar dünya ile buluşmayı istemektedir. Türk insanı kişisel yaşamlarında inançlı ve dindar oldukları ölçüde, sosyal hayatlarında da laikleşmişlerdir.

Bugünkü Türkiye İslam ülkelerinin yer aldığı geniş coğrafyada, demokrasi ve laikliği birlikte götürmeye çalışan tek ülke olarak uzun bir tarihsel deneyime sahiptir. Bu süreçten geri dönmek olanaklı değildir. Bunun için tüm Ulusça en önemli görevimiz, daima Cumhuriyetin Aydınlığında Türk devrimlerinin yol göstericiliğinde çağdaşlığa doğru kararlı adımlarla yürümektir.

Resimlerim-28


DİRENİŞ
Sefer ÖRÇEN (akrilik, 2007,12x21cm)
Posted by Picasa

Paleontoloji Defterleri -11

31

32


33
Posted by Picasa